İlker Başbuğ Kimdir? (Hayatı-Biyografi)

2008-05-08 20:12:00

Genel Kurmay Başkanlığı görevini 4 ay sonra Yaşar Büyükanıt'tan devr alacak olan İlker Başbuğ kimdir?

 

Dünün 'Mareşal'i bugünün komutanı

İlker Başbuğ, dört ay sonra görevi Yaşar Büyükanıt’tan devralacak. Kamuoyu onu ciddi yüz ifadesi ve konuşmalarında yaptığı derin sosyolojik tahlillerle tanıdı. Bazılarına göre ülkenin uzun süredir beklediği (!) ‘kodu mu oturtan’ komutan. Yakınlarına göre ise bambaşka biri. Örneğin, henüz Kuleli öğrencisiyken en yakın arkadaşları ‘cool görünümü’ nedeniyle ‘mareşal’ diye sesleniyordu.

 İşte yeni Genelkurmay Başkanımızın bilinmeyen yönleri

- Anne ve babası Makedonya’nın Manastır ilinden Afyon’a göç etti
- Babası yedi yaşında vefat etti
- Dedesi, anneannesi, dayısı ve teyzeleriyle büyüdü
- Maddi gelirleri dedesinin emekli, annesinin dul aylığıydı
- Asker olmayı, Kulelili öğrencilerin fiyakası nedeniyle istedi
- Fenerbahçe taraftarı. İlk FB maçına dayısı götürdü
- 27 Mayıs ve 22 Şubat olayları, üzerinde derin izler bıraktı
- Annesine çok düşkündü. Şark hizmetinde bile annesi yanındaydı
- Alt rütbeliler, ‘Hocam’ derdi
- Felsefe ve sosyoloji düşkünü. Geniş bir klasik müzik arşivi var

Makbule Hanım, Süleyman Bey’e akşam kahvesini sunduğunda, radyonun lambası artık ısınmış, ajans saati de gelmişti. İkinci Dünya Savaşı’nın son yıllarının yaşandığı o günlerde, spiker heyecansız bir ses tonuyla gelişmeleri sıralıyordu. Türkiye’nin de savaşa katılması için baskılar iyiden iyiye artmıştı. İngiltere Başbakanı Winston Churchill, “Almanlara karşı topraklarınızda bize üs açın” diyordu. Milli Şef verdiği beyanatta halkı sükûnete çağırıyordu. Vatandaş kuyruklardan şikâyetçiydi, yağ bulamıyordu. Verem hastalığının önüne geçilemiyordu.

Haberlerin sonuna yaklaşıldığında, Makbule Hanım kahvesinden bir yudum daha aldı. Daralmıştı. Süleyman Bey’e döndü. Sessizce eşini izledi. Oysa yeni hayatının henüz başındaydı.



Afyonkarahisar’da, oturuyorlardı. Makbule Hanım, Afyon’da doğmuştu, ama kökenleri Makedonya’nın Manastır iline uzanıyordu. Güzel, alımlı bir hanımdı. Ama yüzünde, suçiçeğinden kalma noktacıklar vardı. Eşi Süleyman Bey, il özel idaresinde çalışıyordu. Manastır doğumluydu. Zaten aileleri ‘suyun öteki tarafından’ tanışıktı. Önce İzmir’e, sonra Afyon’a taşınmışlardı.

İlker bu dönemde, 29 Nisan 1943’te dünyaya geldi. Doğum evde gerçekleşti. İsmini ebesi verdi. İlker, ailenin tek, baba Süleyman Bey’in ise ikinci çocuğuydu. Çünkü Makbule Hanım, Süleyman Bey’in ikinci eşiydi. İlk evliliğinden Melahat adlı bir kızı vardı.

İlker, ilkokula Afyonkarahisar’da Cumhuriyet İlkokulu’nda başladı. Akranlarından daha uzun boylu, zayıfça ama yakışıklı bir çocuktu. Babası Süleyman Bey, İlker henüz yedi yaşlarındayken, verem nedeniyle vefat etti. Makbule Hanım, eşinin son günlerinde sürekli yanında, hastanedeydi. Ama İlker’i babasının yanına hiç götürmedi. Çünkü verem bulaşıcıydı.

Babasını kaybeden İlker, Afyon’da yalnız değildi. Anne Makbule Hanım’ın babası Hasan, annesi İsmet ve iki kız kardeşi bu şehirdeydi. Makbule Hanım’ın aslında beş kardeşi vardı. Ancak üçü çeşitli nedenlerle Afyon dışındaydı. İlker, annesiyle birlikte dedesinin evine yerleştiği için okulunu da değiştirmek zorunda kaldı. 27 Ağustos İlkokulu’na kaydedildi ve buradan mezun oldu. Ortaokul için Afyon Lisesi’ne gitmeye başladı. Bu lise, Türkiye siyasi tarihinde önemli bir yere sahip. İki cumhurbaşkanı; Süleyman Demirel ve Ahmet Necdet Sezer, bir Genelkurmay Başkanı; İsmail Hakkı Karadayı mezunları arasında.

Baba Süleyman Bey’in ölümünün üzerinden yaklaşık beş yıl geçmişti. Yıl 1955. Bu tarihte anneanne vefat etti. Bunun üzerine Hasan Dede, Makbule Hanım, İlker ve küçük teyzesi İstanbul’a taşınma kararı aldı. Büyük teyze Belkıs Hanım ve dayı Orhan Bey’in yanına gideceklerdi.

Kuzguncuk’ta yeni hayat

İstanbul’daki adresleri Kuzguncuk’tu. Büyük teyze Belkıs Hanım, çocukları ve heykeltıraş eşi Rahmi Artemiz bu semtte yaşıyorlardı. Evin büyüğü Hasan Dede’ydi, memur emeklisiydi. Orhan Dayı, İlker’in ağabeyi gibiydi. Orhan Dayı, Kuzguncuk’un popüler delikanlılarındandı. Asker kökenliydi; Bursa Askeri Işıklar Lisesi’ne girmiş, ama yarıda bırakıp hukuk okuyarak avukat çıkmıştı. Ayrıca İlker’in Fenerbahçeliliği dayısından kaynaklanıyordu. İlk FB maçına o götürmüştü.

İlker ve ailesinin Kuzguncuk’ta kalacağı ilk ev Berberoğlu Sokak’taydı. Yıl 1955. İlker, bu evde otururken 6-7 Eylül olaylarına tanık olacaktı… Hatırlanacağı üzere 1955 yılında, “Atatürk’ün Selanik’te doğduğu eve bomba atıldı” yalan haberiyle 6 Eylül’de başlayan olaylar sonucu 16 Rum, bir Ermeni vatandaşı hayatını kaybetti. Bu olaylar sonucunda Türkiye’de yaşayan binlerce Rum, Türkiye’den göç etti. Bu kaos günlerinde İlker, Üsküdar’daki Fıstıkağacı Okulu’na kaydoldu. Yani bugünkü Anadolu Lisesi statüsündeki Üsküdar Lisesi’ne… Bu okul, öğretime ‘Kız Ortaokulu’ olarak başladı. Daha sonra liseye çevrilerek karma eğitim verdi.

İstanbul’daki ilk evlerinde sadece bir yıl kaldılar. Ardından yine aynı semtte Tahtalı Bostan Sokak’taki ahşap eve geçtiler. 1956’tan 1966’ya dek burada oturdular. Maddi durumları çok kötü değilse de, o kadar da iyi değildi. Hasan Dede’nin emekli, anne Makbule Hanım’ın da dul maaşı ile kıt kanaat geçiniyorlardı…

Hollywood’lu yıllar…

Hatırlayanlara göre, 1950’li yılların Kuzguncuk nüfusu 950 kişiydi. Bunun 760’ı Ermeni ve Rumdu. O yıllarda İstanbul’da denize girilebiliyordu. Kuzguncuklu gençlerin gözdesi ise Çukuryalı ve Cemilmolla sahilleriydi. Bir de Hollywood vardı. Burası gençlerin buluşma noktasıydı. İlk kaçamak bakışlar burada atılıyordu. Kuzguncuk’ta görüştüğümüz o yılların delikanlıları, “Biz gitmezdik” diyor. Onlardan biri de Cemal Kunt. Başbuğ’un karşı komşusu. Dönemi şöyle anlatıyor:

“O yıllarda piyasa yapılan iki cadde vardı. Biri Beyoğlu’ndaki İstiklal, diğeri de Kuzguncuk’taki İcadiye Caddesi. Bizim gibi o da Hollywood’a gitmezdi. Bizim evin olduğu binadan, İlkerlerin olduğu binaya elektrik kablosu çeker, voleybol oynardık.”

Kızlarla aynı vapurda

İlker, parlak bir öğrenciydi. 1957 yılına gelindiğinde yol ayrımına geldi. Kuzguncuk, Kuleli Askeri Lisesi öğrencilerinin gezmeye geldiği bir semtti. Üniformalarıyla dikkat çekiciydiler. İlker’in en yakın arkadaşı. komşusu Tamer’di. Aynı ortaokuldaydılar. İki kafadar, ‘asker’ olmak istiyordu. Kuleli’nin sınavına girip, kazandılar. Böylece büyük dayı tabip Muammer dışında, ailede bir asker daha olacaktı. Anne Makbule Hanım, “Oğlum kurtuldu” diyerek dualar etti…

İlker Başbuğ, Kuzguncuk’a, annesinin yanına sadece hafta sonları gelebiliyordu. Hafta içi Kuleli’deydi. Cumartesi günleri, okul çıkışı İlker için oldukça heyecanlı geçiyordu. Okuldan çıkar çıkmaz arkadaşlarıyla birlikte Çengelköy’e doğru koşmaya başlıyorlardı. Kuzguncuk ve Kuleli’den arkadaşı olan emekli kara pilot Albay Suavi Gökdel şöyle anlatıyor: “Kuzguncuk’a gidecek vapura Kandilli Kız Lisesi öğrencileri de biniyordu.” Gökdel, “Hayır, İlker de ben de yapmazdık” dese de, kızlarla uzaktan uzağa küçük bakışlar atılıyordu, bu vapurda. İlker ve Suavi, dönüş yolunda ise otobüsü tercih ederlerdi.

Sınıf Subayı Binbaşı İsmail öğretmen epey sertti. İsmail Binbaşı’nın ardından sınıf subayı olan Sabri Demirbağ ise İlker’in üzerinde derin izler bırakmıştı. Arkadaşlarının deyimiyle Demirbağ, ‘çok seçkin bir subaydı’. Nitekim daha sonra generalliğe yükseldi. Beden eğitimi öğretmeni Ruhi Saralp, felsefe öğretmeni Ali Rıza Koralp, İlker ve arkadaşlarının en sevdikleri öğretmenler arasındaydı. İlker, belki de bu öğretmenin etkisiyle ileride felsefe düşkünü olacaktı.

Eski Milli Güvenlik Kurulu Genel Sekreter Yardımcısı emekli Tümgeneral Erol Kırışoğlu, İlker Başbuğ’a nasıl seslendiğini şöyle açıkladı: “Kuleli’deyken 13-14 yaşında çocuktuk. Ama İlker öyle bir yapıya sahipti ki, hep cool’du. Ben daha o zamanlar kendisine ‘mareşal’ derdim.”

Okulda 22 Şubat’ı yaşadılar

1960 yılı İlker için bir kırılma noktasıydı. Kuleli Askeri Lisesi’nden mezun olmuş, Ankara’daki Kara Harp Okulu’na başlamıştı. Ancak ne var ki aynı yıl, Türkiye için de bir eşikti. Türkiye Cumhuriyeti tarihinde ilk kez askeri müdahale gerçekleşmişti. 1950’de iktidara gelen Demokrat Parti’nin ‘ülkeyi baskı rejimine ve kardeş kavgasına götürdüğü’ gerekçesi ile Türk Silahlı Kuvvetleri içinden bir grup subay, 27 Mayıs 1960 sabahı ülke yönetimine el koydu. İhtilalin etkisinin tüm yurtta hissedildiği günlerdi… Başbuğ’un Kuleli ve Harp okullarından devre arkadaşı emekli Tümgeneral Rıza Küçükoğlu, psikolojilerini şöyle anlatıyor: “Harp Okulu’na geldiğimizde 27 Mayıs olmuştu. Kuleli’deyken gelişmeleri sadece radyodan dinliyorduk. Zaten henüz çocuktuk. Okul yönetimi tarafından ihtilalle ilgili hiçbir şey yansıtılmamıştı. Harp okulunda ise iki akım arasında kalmıştık.” Küçükoğlu’nun “Arada kaldık” dediği kutuplar şunlardı: Harp Okulu Komutanı Albay Talat Aydemir ve arkadaşları, ordu içindeki 27 Mayısçıların tasfiyesine kızıyordu. Direniş için kimi genç subayları mevcut komutaya karşı örgütlüyorlardı. Sonuçta Talat Aydemir ve arkadaşları tasfiye edildi. Bu gelişme, tarihe 22 Şubat olarak geçti.

İlker Başbuğ ve devre arkadaşları böyle bir keşmekeş arasındaydı… Gerisini Rıza Küçüoğlu’ndan dinleyelim: “Harp Okulu’nda her gün derslere hazır kıta; silahlı ve teçhizatla girerdik. 1960 ihtilali dönemi bitmemişti. Politika okula yansımıştı. Derse bir gün Alparslan Türkeş tarafı, diğer gün karşı taraf gelip konferans verirdi. 22 Şubat’a gelecek olursak, o isyana tüm öğrenciler katılmamıştı. Bir kadro hareketiydi. 22 Şubat’ın ardından sömestr tatiline gönderildik. Ama dönüş için okul yönetiminin emrini bekleyecektik. Geldiğimizde farklı bir Harp Okulu bulduk; eğitim şekli ve yönetimi değişmişti. Talat Aydemir ve ekibi ayrılmıştı. Mezun olduktan sonra kıtalarımıza gittik. Ama maalesef bir yıl sonra (Talat Aydemir’in ikinci darbe girişimi) 21 Mayıs olayına katıldıkları için bazı devre arkadaşlarımız teğmen rütbesindeyken ordudan atıldı.” O günlerde Teğmen İlker Başbuğ, Maltepe 2. Zırhlı Tugay’da görevliydi.

Bu arada İlker, Harp Okulu’nun popüler öğrencileri arasında değildi. Ama derslerinde başarılıydı. Arkadaşları, “Pek ders çalışmıyordu ama zekiydi” diyor. İlk kez bu dönemde alınan iki de kız öğrenci vardı; Nusret Güzel ve Sezen Kavrar. Suavi Gökdel, “Bizden farkları yoktu. Öyle bir eğitimden geçiyorduk ki, onlar da erkek gibi olmuşlardı” diyor. 27 Mayıs ve 22 Şubat olayları, Harp Okulu’ndan sonra Piyade Okulu’na devam eden İlker Başbuğ’da derin izler bıraktı. Devre arkadaşı emekli Tümgeneral Rıza Küçükoğlu’na göre, “1961 ve 1962 Kara Harp Okulu mezunları ihtilal kelimesine bile hoş bakmadı. Hatta fobi olarak gelişti…”

Babasızlığın ne demek olduğunu çok iyi bilen İlker Başbuğ için anne, vazgeçilmez bir figürdü. Eşini erken kaybetmenin getirdiği bir refleks olsa gerek, anne Makbule Hanım da oğluna çok düşkündü. Öyle ki, Teğmen İlker Başbuğ’u şark hizmetinde bile yalnız bırakmadı. Zaten Hasan Dede de aynı yıl vefat etmişti. Başbuğ, 1966’da Iğdır ile Doğubayazıt arasındaki Suveren mevkiine atanmıştı. Burada Başbuğ ile aynı yerde görev yapan emekli Korgeneral Hasan Kundakçı, anne Makbule Hanım’ı şöyle anlatıyor: “Mükemmel biriydi. Herkes onunla konuşmak, hatta misafiri olmak isterdi. Fikrine başvurulurdu.”

Erkek çocuğu, anne figürüyle eşini seçermiş. Bu söz İlker Başbuğ için de geçerli. Çünkü Sevil Hanım da anne Makbule gibi ‘sözü dinlenir’ bir kadın. Bu arada Sevil Başbuğ’un nüfus cüzdanındaki adı Sevim.

Gelelim İlker Başbuğ’un evliliğine… Kuzguncuk’un en işlek caddesi İcadiye’deki postanenin müdürü Sevim Hanım’ın dayısıydı. Zaten Kuzguncuk küçük bir yer. Herkes gibi iki aile de birbirini tanıyor. Sevil Hanım’ın karacı subay babası Rizeli, annesi ise Artvin Arhavili… Aralık 1968’de, İlker Başbuğ’un şark hizmetinin ardından dünya evine girdiler. Evlendiklerinde İlker Başbuğ’un tayini, Ankara’daki Cumhurbaşkanlığı Muhafız Alayı’na çıktı. Feride, çiftin ilk göz ağrısı. Kardeşi Murat ile aralarında 11 yaş var.

Yeni evli çiftin ilk evi, Muhafız Alayı’nda görev yapan subayların kaldığı Çankaya Lojmanları’ydı. Sevil Hanım, Çankaya Köşkü’yle bitişik olan lojmanlardaki Yelken Apartmanı’na gelin geldi. Tesadüf şu ki, 40 yıl sonra bugün de Çankaya Köşkü’nün bitişiğindeki konutlarda oturuyorlar.

Kara pilotu olabilirdi

İlker Başbuğ’un, yurtdışı deneyimi oldukça fazla. İngiltere Kraliyet Harp Akademisi ve NATO Savunma Kolejini bitirdi. Belçika/Brüksel’de NATO Uluslararası Askeri Karargâhı’nda Cari İstihbarat Plan Subaylığı yaptı. General olduktan sonra Belçika/Mons’ta Avrupa Müttefik Kuvvetleri Yüksek Karargâhı’nda (SHAPE) Lojistik ve Enformasyon Daire Başkanlığı görevini yürüttü. Son olarak yine Mons’ta Milli Askeri Temsil Heyeti (NMR) Başkanlığı görevinde bulundu.

Emekli Tümgeneral Rıza Küçükoğlu, Başbuğ’un yurtdışı görevleri için şu yorumda bulundu: “Kara Harp Akademisi’nde yüzbaşı rütbesiyle öğretim üyesiydi. Binbaşı olunca İngiltere’de Kraliyet Kurmay Koleji’ne seçildi. O eğitim çok önemli. İngilizce akademik eserleri rahatlıkla takip edebiliyor. Ayrıca değişik ordulardan komuta ve kurmaylık konusunda deneyim kazandı.”

Emekli Tuğgeneral Nejat Eslen ise şöyle değerlendiriyor: “Ona diplomat general yeteneği kazandırmıştır.” Eski Milli Güvenlik Kurulu Genel Sekreter Yardımcısı emekli Tümgeneral Erol Kırışlıoğlu da Eslen’le aynı görüşte. Hatta “Başbuğ asker olmasaydı iyi bir bilim adamı olabilirdi. ‘Bir daha dünyaya gelsem asker olmam’ sözünü ondan hiç duymadım” diyor.
Kırışlıoğlu, İlker Başbuğ’a yönelik ilginç bir anekdodu şöyle aktardı: “İlker kara pilotluğunu kazandı. Kursta gayet iyi olmasına rağmen kendi isteğiyle ayrıldı. Piyade olarak devam etti. Kurmay olmayı tercih etti. Akademiye birlikte girdik. Birincilikle bitirdi.” Bu arada anne Makbule Hanım, böbrek yetersizliği nedeniyle, 1988’de vefat etti. İlker Başbuğ için bu kayıp, belki de hayatının en büyük acısıydı.

FELSEFECİ KOMUTAN

Kuleli Askeri Lisesi’ndeki öğretmeni Ali Rıza Koralp’in etkisiyle olsa gerek, İlker Başbuğ tam bir felsefe düşkünü. Ayrıca sosyoloji ve uluslararası diplomasi konusunda teknik okumalar yapıyor. Başbuğ’un bu yönü, aslında kendini 25 Eylül 2006’da ele vermişti. Kara Harp Okulu eğitim yılı açılış töreninde yaptığı konuşmadaki entelektüel referanslar, kavramlar, isimler pek çok açıdan ilgi çekiciydi. Nitekim Atatürkçülüğü; pozitivizm, rasyonalizm, eleştirel akılcılık gibi kavramlar, Jean Jacque Rousseau, Immanuel Kant, Montesquieu, Emile Durkheim, Ziya Gökalp, George Renan gibi isimlere referanslarla değerlendiriyordu.


Diğer bir ilgisi ise filmler ve tiyatro. Eşi ve çocuklarıyla birlikte film izlemeyi çok seviyor. Hatta eşi Sevim Hanım ile bir zamanların Beyoğlu’ndaki en gözde mekânlarından Yeni Melek Sineması’na sık sık giderdi.
İlker Başbuğ da selefi Yaşar Büyükanıt gibi Fenerbahçe taraftarı. Özellikle 1. Ordu Komutanı olduğu dönemde Fenerbahçe’nin Şükrü Saraçoğlu Stadı’na gelir, maçları kaçırmamaya çalışırdı. Başbuğ’un futbol merakında, ortaokul günlerinin etkisi büyük. Çünkü Beşiktaş’ın o dönemdeki kalecisi Varol, İlker Başbuğ’un okuduğu Fıstıkağacı İlkokulu’na gelip gidiyordu. Ortaokulu dışardan bitirmeye çalışıyordu. Hayranıydılar… Komşusu Tamer ve kuzeni Erden’le birlikte top peşinde koştururlardı.


Sigara kullanmıyor. Ancak ara sıra da olsa alkol alıyor. Arkadaşları onun için ‘sosyal içici’ diyor.

Müzik zevkine gelince; birkaç ay sonra Genelkurmay Başkanlığı koltuğuna oturacak olan İlker Başbuğ tam anlamıyla klasik batı müziği düşkünü. Rıza Küçükoğlu, 1980’lerde İngiltere’de görev yaptıkları dönemde, Başbuğ’un kendisine BBC Top10’u önerdiğini hatırlıyor. BBC, tüm dünyadan seçmeler yaparak top10 listesi oluşturuyordu. Erol Kirişoğlu ise Başbuğ’un kendisine “Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası’nın programlarına beraber gidelim. Güzel konserden beni haberdar et” dediğini söylüyor ve ekliyor: “İlker, kulağa güzel gelen her tür müziği sever.”

İlker Başbuğ, Türkiye’nin en sorunlu bölgesi Güneydoğu’da da görev yaptı. Örneğin 1995 yılında, PKK’ya karşı gerçekleştirilen ve 37 gün süren Çelik 1 Operasyonu’nda planlayıcıydı. Operasyona 35 bin asker, 10 bin korucu katıldı. Başbuğ’a Doğu Bölgesi’ndeki üç tugayın sorumluluğunun verilmesinin temelinde, elbette ki becerisi yatıyordu.

İlker Başbuğ bu dönemde terör namlusu ile de burun buruna geldi. 22 Ekim 1993’te Diyarbakır’ın Lice ilçesi teröristler tarafından ablukaya alınmıştı. Açılan ilk ateş sonrası Tuğgeneral Bahtiyar Aydın, başına isabet eden bir kurşunla vuruldu. Bu sırada içinde Tümgeneral İlker Başbuğ ve Korgeneral Hasan Kundakçı’nın da bulunduğu helikopter Lice üzerinde uçuyor, ama kanas ateşine maruz kalıyordu. Bu durumda alçalarak 55 yaralı askerin bulunduğu okulun bahçesine indiler. 14 saat teröristlerle çatıştılar. Tek bir zayiat verilmedi.

Doğu’daki silah arkadaşlarının anlattığına göre İlker Başbuğ’un, alt rütbeli subaylarla ilişkisi oldukça iyiydi. Hatta birçoğu ona ‘hocam’ diye hitap ediyordu. Bunda Kara Harp Akademisi’nde (1975-1981) öğretim üyeliği yapmasının etkisi vardı. Deneyimlerini paylaşma konusunda oldukça cömertti. Akademi’de birlikte görev yaptığı devre arkadaşı emekli Orgeneral Fevzi Türkeri bu yönünü şöyle anlattı: “Kara Harp Akademisi’nde öğretmenlik, bir subay için çok ayrıcalıklı bir olaydır. İlker, ideal bir komutanın liderlik özelliklerine sahiptir. Cesurdur. Ortak akla hürmet eder. Önemli anlarda astlarının yanında olur. Onlara moral ve güven verir. Analizcidir. Titizdir. Hafızası kuvvetlidir. Aslında çok duygusaldır, ama belli etmez. Çok iyi giyinir.”

 

Tempo

107
0
0
Yorum Yaz