Türkiye’nin ABD - İran Arasındaki Kritik Konumu Hakkında B

6/5/2008 · Kategori: istihbarat

Türkiye'nin Amerika ile İran arasındaki durumunu çok güzel bir şekilde anlatıldığı bir araştırma yazısı.Diğer yazılarımızda olduğu gibi derin bilgi ve deneyimler içeriyor.

 

İran ve ABD arasındaki çekişmelerde ve özellikle süregitmekte olan nükleer krizde Türkiye’nin çok kritik bir noktada yer aldığını söylemek yanlış olmayacaktır. Bir yandan ABD ve İran sürdürdükleri bu mücadelede Türkiye’nin desteğini farklı şekillerde kazanma çabasına girmişken, diğer yandan Türkiye bu iki ülkeyle ilişkilerindeki dengeyi tutturabilmek adına hassas bir diplomasi yürütmeye çalışmaktadır. Kriz süresince Türkiye’ye farklı dönemlerde yapılan üst düzey ABD ve İran ziyaretlerinde bu husus gündeme getirilmiş ve Türkiye’nin yanıtı genellikle benzer bir çizgide olmuştur. Türkiye; İran’ın barışçıl nükleer faaliyetlerini sürdürme hakkı olduğunu söylerken ‘daha fazla şeffaf ol’ çağrısını yapmış, ABD’ye de olası bir askeri harekâtta üslerinin kullandırılmayacağı ve ekonomik yaptırımlardan Türkiye’nin ne kadar zarar göreceğini anlatmış ve sorunun diplomatik yollarla çözümlenmesini istemiştir. Tabii Türkiye’nin bu tutumu sergilemesinin pek de kolay olmadığını da hatırlatmak gerekir. Bir yandan NATO üyesi ve ABD müttefiki, diğer yandan İran’ın sınır komşusu konumunda bir ülke olarak ince bir ipte yürümek durumunda kalan Türkiye için bu durum oldukça zor olmuş ve olmaya da devam edecektir.

Geçtiğimiz günlerde ABD’nin Viyana’daki BM Daimi Temsilcisi Büyükelçi Greg Schulte’un Ankara’daki düşünce kuruluşlarından birinde yaptığı konuşma, İran nükleer krizi meselesinde gözlerin yeniden Türkiye’ye çevrildiği ve ikna turlarının yeniden başladığını göstermiştir.

Schulte yaptığı konuşmada; İran’ın Nükleer Silahların Yayılmasını Önleme Antlaşması’nı (NPT) ihlal ettiğini ve yüksek düzeyde uranyum zenginleştirme teknolojisine erişmeye çalışmak suretiyle nükleer silah üretme hedefini takip ettiğini ifade etti. Nükleer silah için hem nükleer yakıt hem de fırlatma sisteminin gerekli olduğunu hatırlatan Schulte; İran’ın hâlihazırda 2000 km menzilli Şahab 3 füzelerine sahip olduğunu ve nükleer yakıt teknolojisini de elde etmesiyle birlikte hem bölge hem de ABD için büyük tehdit olacağını vurguladı.

Dikkat çekici olan husus Büyükelçi’nin konuşmasında askeri harekâttan bahsetmemesi ve İran’a yönelik iki ayaklı bir stratejiden söz etmesi olmuştur: ‘diplomasi ve yaptırımlar’. Schulte’a göre İran’ı hedefinden vazgeçirmek için izlenecek en uygun yol, kollektif işbirliği zemininde yürütülecek olan iki ayaklı bir stratejiydi. Bu stratejinin diplomatik araçlar, müzakereler ve yaptırımlarla başarılı olması planlanıyor.


Diğer yandan Büyükelçi, İran politikasındaki temel hedefin İran halkını cezalandırmak olmadığını, esas hedefin İranlı liderlerin siyasi hesaplarını değiştirmek olduğunu ileri sürdü. Bu noktada Türkiye’nin yardımına ihtiyaç duyduklarını ve İran’ın nükleer silah çabalarını engellemek adına ortak bir çabanın sürdürülmesi gerektiğinden bahsetti. İlginç olan nokta ABD’nin ‘stratejik ortağı’ olarak Türkiye’nin işbirliği yapmasını beklediklerini söylemesi oldu. Burada öncelikli olarak akla gelen husus; Türkiye’nin destek ve yardıma ihtiyacı olduğu zamanlarda bu stratejik ortaklık mekanizmasının işlemiyor olması ya da aksayarak işlemesi, ancak böylesi mevzularda bu sıfatın gündeme taşınıyor olmasıydı. Türkiye özellikle PKK ile mücadele hususunda ‘stratejik ortağı’ olduğunu düşündüğü ABD’nin gecikmeli desteğini anlamakta güçlük çekmiş ve bu hususta İran’la işbirliğine girişerek kendi sorunlarına çare bulmaya çalışmıştır. Her ne kadar daha sonra ABD ile Türkiye arasında PKK ile mücadele konusunda istihbarat paylaşımı yapılmaya başlanmış olsa da iki ülke arasındaki ‘stratejik ortaklık’ kavramına olan inancın hasar gördüğünü söylemek çok da yanlış olmayacaktır.

Türkiye açısından bakıldığında, Büyükelçinin yaptığı konuşmada belki de en rahatlatıcı husus, askeri bir harekâtın masada olduğunu her fırsatta dile getiren Amerikalı şahin yöneticilerin aksine, Schulte’un yaptırımlarla desteklenen müzakereler ve diplomasiden söz etmesiydi. İran’ın Irak olmadığını ve Irak örneğinden çok ders aldıklarını Amerikalı bir yetkilinin ağzından duymak kısmı da olsa rahatlatıcı bir durumdu. Zira Amerikalı neo-con yöneticilerin güç merkezli dış politika stratejilerinin devam edecek olması ve bu durumun İran meselesine uyarlanacak olmasından hiç şüphesiz en çok zararı görecek ülkelerden biri de Türkiye olacaktır. İran’da açılacak bir cephenin Türkiye açısından siyasi, ekonomik ve güvenlik konularında birçok olumsuz geri dönüşümü olacaktır. Diğer komşusu Irak’la ilgili müdahalenin etkilerini halen yaşıyor olan Türkiye’nin ikinci ve daha büyük bir müdahaleye karşı çıktığı bilinen bir gerçektir.

Türkiye bir tek savaşın sonuçlarından etkilenmekle kalmayıp, böylesine bir müdahale öncesinde de önemli sıkıntılar yaşama noktasına gelebilir. Zira yukarıda da bahsedildiği üzere her iki taraf bir şekilde Türkiye’nin desteğini talep edecek ve bu durumda Türkiye zor kararlar alma noktasına gelebilecektir. Bugün yaptığı diplomatik manevraları devam ettirmede zorluklarla karşılaşması muhtemeldir. Bu nedenle İran’a yönelik askeri bir müdahale fikrinin gündeme taşınmaması Türkiye’nin her halükarda istediği bir şey olacaktır. Dolayısıyla her ne kadar Bush Hükümeti’nin kararları hususunda kaygılar mevcut olsa da Büyükelçi Schulte’un konuşmasının kısmen de olsa rahatlatıcı olduğu söylenebilir.

Diğer sıkıntılı olan husus ise ABD’nin İran’a uygulanan ambargolar ve İran’ı çevreleme politikası çerçevesinde Türkiye’nin desteğini arıyor olmasıdır. Özellikle İran ve Türkiye ilişkilerinin geliştiği ve gerek ekonomik gerekse güvenlik işbirliği hususunda ortak bir zeminin sağlandığı bu dönemde hiç şüphesiz ABD’nin Türkiye’den istediği bu ilişkilerini minimum seviyede tutması olacaktır. ABD’nin İran’ı köşeye sıkıştırmaya çalıştığı bir dönemde İran ve Türkiye arasındaki ticaret hacminin artıyor olması ABD’nin en son istediği şeylerden biridir. Hatırlanacağı üzere iki ülke arasında geçen sene doğalgaz konusunda imzalanan mutabakat antlaşmasına ABD’nin tavrı oldukça sert olmuştu. Bu mesele, Türkiye’nin iki taraf arasında kritik bir konuma sahip olduğunu ortaya koyan en iyi örneklerden biridir. Türkiye’nin enerjiye bağımlı bir ülke olması gerçeğini bir kenara bırakacak olursak, bahsi geçen mutabakat antlaşmasının hayata geçirilmesiyle Türkiye Ortadoğu ve Avrupa arasında enerji koridoru konumuna yükselerek oldukça önemli bir stratejik pozisyona sahip olacaktır. Bu nedenle ABD, Türkiye’den bu teklifi reddetmesini isterken Türkiye “ulusal menfaatlerimizi ilgilendiren bir konu” diyerek bu antlaşmaya sahip çıkmıştı. Görüldüğü üzere İran sözkonusu olduğunda, Türkiye uluslararası ilişkilerdeki konumunu güçlendirme fırsatına sahip olacağı bir durumda ABD’nin şimşeklerini üstüne çekme ihtimaliyle de karşı karşıya kalabilmektedir. Kaldı ki Türkiye ihtiyacı olan enerjiyi İran’dan temin etmektedir. Dolayısıyla ABD’nin herhangi bir cazip teklifi olmaksızın Türkiye’den böylesine bir taviz vermesini istemesi de ayrıca tartışılması gereken bir konudur. Diğer taraftan yanı başındaki komşusu ile yaşamak durumunda olan Atlantiğin öbür ucundaki ABD değil, bizzat Türkiye’nin kendisidir. Unutulmaması gereken diğer bir husus da Batı ülkeleri ile ittifakını sürdüren Türkiye’nin daha istikrarlı bir bölgede yaşayabilmek adına kendi çevresindeki ülkelerle de ortak siyasetler üretmeye ihtiyacı olduğu gerçeğidir.

Kısacası İran’la ilişkilerin iyi bir noktada olduğu ve özellikle iki tarafın ortak sorunu olan PKK / Pejak konusunda işbirliği yapıldığı bu dönemde ince hesapların yapılması gerektiği anlaşılmaktadır. Türkiye bir yandan ulusal çıkarlarını düşünürken diğer yandan sahip olduğu ittifakları da muhafaza etmek adına mantıklı bir diplomasi yürütmeye çalışmaktadır.

Son tahlilde; ABD’deki başkanlık seçimlerinin devam ettiği düşünülecek olursa Schulte’un da belirttiği üzere, yeni Başkan masasındaki dosyaların en tepesinde İran nükleer kriz dosyasını bulacaktır. Bu durum göz önünde bulundurulduğunda ise Türkiye’nin bir sonraki Başkanlık döneminde de benzer durumlarla karşılaşacağı ve bu kritik konumundan zarar görmemek için dengeli ve hassas bir politika izlemek durumunda kalacağı söylenebilir. Diplomasinin dezavantajları avantaja dönüştürme sanatı olduğu düşünülecek olursa, belki de Türkiye yapacağı doğru hesaplamalarla bu kritik konumdan faydalar sağlayabilme noktasına gelebilir.

Arzu Celalifer Ekinci

Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

Natonun Geleceği Ne Olacak? (Hakkında Bilgi)

30/4/2008 · Kategori: istihbarat

Gündem belirleyen yazılarımız devam ediyor.Natonun geleceği ne olacak konulu bir makale geçti elime.Konu çok iyi özetlenmiş bu yazıda.

 

II. Dünya Savaşı sonrasında uluslar arası toplumda çok önemli gelişmeler yaşanmıştır. Savaşın acıları gitmeden ulus-devletler yanında, uluslararası toplumda sujeliği konusunda tereddütler bulunan uluslararası örgütler konusundaki gelişme topluma şekil vermesi açısından da sonuçları hissedilmiştir. Birleşmiş Milletler, evrensel düzeyde Savaş devam ederken şekillenmiş egemen-eşitliğe dayalı bir uluslararası örgüt olarak daha çok ABD ve SSCB’nin fikirleri doğrultusunda şekillenmiş ve bugün de bazı yönleri tartışmalı da olsa varlığını devam ettirmektedir. Evrensel örgütlerin yanında bölgesel düzeyde örgütlenme de BM Antlaşmasınca teşvik edilmiştir. NATO, Avrupa Devletleri ile ABD’nin savunma alanında ortaklaşa planladıkları bölgesel bir örgüttür. SSCB’nin yayılmacı bir politika izlemesinin durdurulması amacıyla 1949 yılında Kuzey Atlantik Asamblesinin oluşturulması yoluna gidilmiştir.

Soğuk savaş döneminde NATO görevini büyük ölçüde yerine getirmiştir. 1990’lı yıllardan itibaren, Sovyetler Birliği’nin dağılma sürecine girmesi soğuk savaşı da bitirmiştir. NATO’ya karşı oluşturulan Varşova Paktının dağılması, acaba NATO’nun da görevleri sone erdi, fonksiyonunu tamamladı mı? Sorusunu Soğuk Savaşın sona ermesinden bu yana hep akıllarda yer etti ve çözümlenemeyen, tartışılan bir sorun olarak devam ettirdi. Bilhassa 2006 Kasımında yapılan Riga zirvesinde ABD önerileri NATO’nun geleceği ile ilgili birtakım yeni tartışmaları da beraberinde getirdi.

Varşova Paktı ülkeleri 5 - 6 Temmuz 1991’de Brüksel’de Avrupa ile bütünleşme protokolünü imzalayarak 1955 yılında kurulan Varşova Paktı’nı sona erdirmişlerdir. Avrupa ülkelerinde yaygın olan kanı da NATO’nun da kuruluş amacının gerçekleşmesi nedeniyle,  ortadan kaldırılması yönünde olmuştur. Ancak dünyada var olan istikrarsızların devam etmesi ve çok daha büyük yeni tehditlerin ortaya çıkacağı beklentisi, NATO’nun sorumluluklarını, yapısını ve misyonunu sorgulama zorunluluğunu hissettirmiştir. NATO var olmak istiyorsa sorumlulukları da değişmeli ve Sovyetler Birliği’ne yönelik politikaları ortadan kalkmalı, ülkeler arasında yeni yeni ilişkiler ve ortaklıklar geliştirilmeli, ekonomik ve sosyal işbirliği içinde olarak ortak savunmayı güçlendirmeliydi. Nitekim 1990’lı yıllarda Balkanlar’da Bosna ve Kosova’da etnik - bölgesel çatışmaların başlaması, Sovyetler Birliği’nin sahip olduğu nükleer güç gerçeğinin halen var olması, Ortadoğu’da yaşanan istikrarsızlıklarla birlikte enerji kaynaklarının önemi ve kontrolü, Orta Asya ve Kafkaslar’daki istikrarsız ortamın süregelmesi NATO’yu ayakta kalmaya mecbur bırakmıştır. Bu amaçla NATO kendini değişen uluslararası konjonktüre uyarlamıştır ve misyonunu, görev alanlarını değiştirmek zorunda kalmıştır. Çünkü artık var olan dönem NATO’nun karşısında somut bir düşmanın, devletin ve ideolojinin olmadığı dönemdir. Bu dönemde etnik ve bölgesel çatışmalar, göç olayları, aşırı milliyetçilik, kitle imha silahlarının yayılması, uluslararası terörizm, uyuşturucu ticareti ve organize suç olayları değişen güvenlik ortamının yeni sorunları haline gelmiştir ve bu yeni tehditler global ekonomiyi, dünya barışını ve istikrarını tehdit edecek bir nitelik almıştır. Dolayısıyla bu unsurlar NATO’yu Soğuk Savaş sonrasında konsept değişikliği yapmaya itmiştir. NATO Soğuk Savaş sonrasında bu değişim rüzgarının ilk startını da 1990’da yapılan Londra Zirvesi’nde vermiş, 7 - 8 Kasım 1991’de Roma’da yapılan Zirveyle de somutlaştırmış ve “yeni strateji kavramı” kabul edilmiştir. NATO için bir dönüm noktası olan yeni strateji kavramı NATO’nun yapısına, görev alanlarına, sorumluluklarında adeta devrim niteliğinde değişiklikler yaratmıştır. Ayrıca yeni strateji kavramı; Avrupa’nın yakın bir askeri çatışmanın tehdidi altında olmadığını da vurgulanmıştır. Eski Doğu Bloku ülkelerinin NATO’nun halen bir tehdit olduğu yönündeki kaygılarını gidermek için ve bu ülkelerde demokratikleşme hareketlerini desteklemek amacıyla NATO’nun 10 - 11 Ocak 1994’teki Brüksel Zirvesi’nde BİO (Barış İçin Ortaklık) projesi uygulamaya konulmuş ve NATO’nun doğuya doğru genişlemesine hız verilmesi gerektiği belirtilmiştir. Yeni strateji kavramının kurumsallaştırılması, somutlaştırılması 1999 yılındaki Washington Zirvesi’nde olacaktır.

NATO’nun Soğuk Savaş sonrasında misyonunu değiştiren ve en önemli kararların alındığı ve her birinin ayrı bir öneme sahip olduğu NATO zirveleri de bir gerçektir. Özellikle 1990 sonrasında yapılan ve devrim niteliği taşıyan; 1994 Brüksel, 1997 Madrid, 1999 Washington, 2002 Prag ve 2004 İstanbul, 2006 Riga Zirveleri NATO için tarihi dönüm noktaları olmuştur.

Bir Savunma ve bölgesel örgüt olan NATO, evrensel bir güvenlik örgütü olma hayali mi taşıyor? Gerçekten şu andaki duruma baktığımızda, 26 üye devlet, 20 BİO devleti, 7 Akdeniz Diyalogu devleti, 4 İstanbul İşbirliği Girişimi, contact coutry devletlerini de eklersek 65 devlet yapmaktadır. Dünya askeri gücünün yaklaşık olarak dörtte üçü NATO ile bağlantılı olmaktadır. Bu durumda bölgesellikten evrenselliğe bir geçiş olmuştur diyebiliriz. Genişleme konusunda en önemli tartışmalardan birisi de, Rusya’nın İttifak üyeliğinin gerçekleşip gerçekleşmeyeceği ve NATO için öncelik verilen bölge olarak Kafkaslar’a ve Orta Asya’ya nasıl ulaşılacağı sorunudur. Global güç dengelerinin 1995’ten itibaren de doğuya doğru kaymasıyla da uluslararası alanda Rusya, Çin, Japonya, Almanya gibi büyük devletlerin içinde olduğu çok kutuplu bir ortam oluşmuştur. Bu bakımdan NATO Soğuk Savaş sonrasında uygulamaya koyduğu stratejik konsepti bu ülkelerin nükleer stratejilerini, politikalarını temel alarak sağlam adımlarla oluşturmuştur. Bu nedenle NATO sağlamış olduğu istikrarı ve düzeni bozmak istememektedir. Nitekim NATO buralara ulaşmak için çok uygun ve uygulanabilir düzeyde politikalar üretmelidir.     NATO’nun amacına faaliyetlerine coğrafi sınırlama getirmeyen yeni stratejik konsept Güney Kafkasya cumhuriyetlerinin üyeliklerine olumsuz bakmazken sadece bu ülkelerin üyelik süreçlerini uzun vadeye yaymaktadır.

Ayrıca uluslararası terörle mücadele 11 Eylül 2001’den sonra NATO zirvelerine de yansımış, hatta NATO’nun genişleme politikasını gölgede bırakmıştır. 2002 yılındaki Prag Zirvesi’nde müttefikler arsında terörizme karşı Ortak Eylem Planı benimsenmiştir. Akdeniz Diyaloğu içindeki ülkelerin de katıldığı bu planda; istihbarat paylaşımının ve sınırların güvenliğinin sağlanması gerektiği ön plan çıkmıştır. Yine 2004 İstanbul Zirvesi’nde de terörizmin her türlüsüne uluslararası hukuk hükümlerince karşı gelineceği belirtilmiştir.2006 Riga Zirvesinde de bilhassa Afganistan’daki Taliban güçleriyle mücadele kapsamında konuya yer verilmiştir. Terörizmle mücadele ön plana çıkarılmaya çalışılmıştır. Ayrıca terörizme karşı NATO askeri güçlerinin caydırma, engelleme, savunma faaliyetlerini sürdüreceği vurgulanmıştır. Bütün bunlar özellikle de Afganistan ve Irak için sürdürülebilir politikalar, vaatler yeni bir transatlantik birliğinin sağlanması yönündedir. Bu politikalar NATO’yu Avrupa dışına yöneltmektedir ve İttifak’ı operasyonlara hazır hale getirmektedir. Nitekim 11 Eylül halen Atlantik’in iki yakasında güvenliği sağlamanın ne kadar zor olduğunu  göstermiştir.

Soğuk Savaş döneminde caydırıcılık üzerine kurulan NATO stratejileri artık Soğuk Savaş sonrasında caydırıcılığın ötesinde acil mukabele ve müdahale unsurlarına dayanan politikalar üzerine erken müdahaleyi ve sınırlı güç kullanımını ifade eden stratejiler üzerine kuruludur. 11 Eylül sonrasında ABD’nin güvenlik politikasında meydana gelen değişiklikle “asimetrik savaş” kavramının kabulü bunun göstergesidir. İstanbul Zirvesi ayrıca NATO’ya duyulan ihtiyacın giderek artacağını vurgulaması bakımından da önem taşımaktadır. Bu nedenle kolektif savunma da bütün dünya için İttifak’ın temel amacı olmaya devam edecektir. NATO gelecekte de Avrupa - Atlantik bölgesinin istikrarına katkıda bulunmaya devam edecektir.

Yukarda yapılan açıklamalardan da anlaşılacağı üzere, NATO Soğuk Savaş döneminin bölgesel örgütü olarak oluşturulmuştur.  Soğuk Savaşın sona ermesiyle birlikte NATO’ya ihtiyaç kalmadığı görüşü konsept değişikliği ile aşılmıştır. Savunma amaçlı bir örgüte mutlaka ihtiyaç vardır. Evrensel veya bölgesel düzeyde ortak güvenliği güvence altına alacak bir uluslararası veya uluslar-üstü örgüt uluslararası toplum için gereklidir. Riga zirvesi ABD görüşleri çerçevesinde NATO’nun gelecekte bölgesel değil, evrensel bir uluslararası örgüt  olarak varlığını devam ettireceğini teyit etmiştir. Uluslararası hukuk kurallarının oluşumunda, hegemonik durumda bulunan gücün son sözü söylemesi uluslararası toplumda eşitlik ilkesini zedelemektedir.

 

Prof. Dr. Enver Bozkurt

Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

BBC, Washington Post ve PKK .!!!

30/4/2008 · Kategori: istihbarat

Çok güzel bir araştırma yazısına ulaştım.Her zaman ki gibi epey uzun.Ve her zaman ki gibi yine derib bilgiler içeriyor.Okumanız sizin faydanıza olduğuna inanıyorum.Neyin ne olduğunu görün.

 

Gerek ABD, gerekse İngiltere’de ülke çıkarları sadece tanklar ve tüfekler ile sağlanmaz. Basının gücü de ülkenin savunma siyasetinde önemli bir araç olarak görülür. Hele hele bir ülkeye askeri operasyon yapılacaksa operasyonun en önemli ayağını halkla ilişkiler oluşturur. Sahada ne kadar asker var ise, en az onun kadar kişi bir makine kıvraklığında dünya kamuoyunu örmeye çalışır. Diplomatik temsilcilikler, sözde NGO’lar, yardımlaşma kuruluşları, çevre klüpleri, çocuk dernekleri, arkeoloji enstitüleri, şirketler, gazete ve televizyonlar ve daha birçok resmi, yarı resmi, sözde sivil kuruluşlar ile ‘kamuoyu ele geçirilmeye’ çalışılır. Biz onaylamasak da, gerekiyorsa, tıpkı Körfez Savaşı’nda yapıldığı gibi, sahte fotoğraflar üretilir, altı doldurulur. Sahte kurbanlar ekranların önünde yeminler ederler, ABD’ye yerleşebilmek için ülkeleri aleyhine tanıklık eden insanların trajedilerini izlersiniz. Google’da ne zaman işgal edilecek ülke ile ilgili bilgi toplamaya kalksanız istediğiniz bilginin fazlasıyla ve ücretsiz olarak bir el tarafından internetin dört bir yanına saçıldığını fark edersiniz. Amerikan bilgi üretim merkezleri öylesine çok ve öylesine işlevsel bilgiyi sizin için hazırlamıştır ki başka kaynaklara başvurma ihtiyacını duymayabilirsiniz. Örneğin bugün İran’ın nükleer çalışmaları hakkında internetten dolaşan bilginin % 80’den fazlası ABD tarafından bilinçli olarak internette yayılmaktadır. Eğer İran hakkında temel bilgilere ulaşmak isterseniz en çabuk varacağınız kaynak ya Wikipedia’dır, ya da CIA World Factbook. Hatta Amerika’nın düşmanı durumundaki bazı ülkelerin diplomatları dahi kendi ülkeleri hakkındaki verilere CIA World Factbook’dan ulaşmaktadırlar.

 

Özetle savunma (saldırı) tankla, tüfekle yapılmaz. Kaba güçle sonuç alabileceğini sananlar sadece kaba gücü olanlardır ve her zaman için hayal kırıklığına uğrarlar. Oynanan akıl oyunlarıdır ve bu oyunun en önemli çatışma sahası medya ve genel olarak halkla ilişkilerdir. İletişimde iyi olmayan hiçbir devletin bu oyun sahasında yaşama hakkı yoktur.

 

Bu bağlamda dünyanın en bağımsız basın-yayın kuruluşu görünümündeki BBC, CNN, Washington Post gibi kurumlar kısa sürede birer ajana ya da birer asker haline dönüşebilirler. Bunun en canlı örneğini PKK terörüne karşı mücadelede yaşadık ve yaşamaya da devam ediyoruz. Batılı medya kuruluşlarının tamamına yakını PKK’ya ‘terör örgütü’ demeyi reddediyor. BBC’ye tonlarca protesto mektubu gelmesine rağmen İngilizlerin sözde bağımsız ama tüm harcamaları devlet tarafından karşılanan yayın kuruluşu kendilerinin bu konularda yansız bir dil kullanmayı tercih ettiklerini belirtiyor. BBC Editör Rehberi’ne göre terör haberlerinde “başkalarının dili kullanılmamalı” ve “terörist deyimini kullanmaktan kaçınılmalı, diğer insanların tanımlama yapmasına olanak sağlanmalı” deniyor. Kâğıt üzerinde pek bir güzel görünse de bahsettiğimiz örgüt (PKK) neredeyse tüm dünyanın “terörist” olarak etiketlediği, yasalarıyla terör örgütü saydığı bir örgüt. Buna İngiliz Terör Yasası da dâhil. Başka bir deyişle BBC’nin üzerinde düşüneceği, birilerine haksızlık yapmama gibi bir kaygı ile hareket edeceği bir durum asla yok. Eğer BBC 24 yılda PKK’nın bir terör örgütü olup olmadığını anlayamadıysa bu işte bir gariplik vardır. Dahası BBC aynı hassasiyeti IRA konusunda göstermiş de değildir. Geçmişte IRA haberlerini rahatça sansürleyen, IRA liderlerinin sesine dahi tahammül edemeyip, onların yerine makine sesi koyan BBC’dir. BBC’nin çok sayıda haberinde IRA ve fraksiyonları ‘terör örgütü’ olarak etiketlenir. Başka bir deyişle BBC Editör Rehberi’nin ilkeleri IRA üyeleri için geçmez. Örneğin 15 Nisan 2001 tarihli “Real IRA Linked to Post Office Blast” haberinde “is thought to have been the work of dissident Irish republican terror group the Real IRA” ifadesine yer verilirken, 26 Ocak 2006 tarihli bir başka haberde IRA faaliyetleri “terör kampanyası” (the IRA terror campaign) olarak sunuluyordu. Örnekler o kadar çok ki burada hepsini verebilmek olanaksız. Aynı şekilde BBC’ye göre El Kaide’nin terörist örgüt olması da şüpheli bir durum değildir. Üsame Bin Ladin için hemen her haberde “terörist lider” (terrorist leader Osama Bin Laden) ibaresi kullanılmaktadır (Örnek için bkz.: http://news.bbc.co.uk/2/hi/uk_news/1613919.stm). BBC, ETA örgütüne “terör örgütü” demekte de zorlanmamamktadır (http://news.bbc.co.uk/2/hi/uk_news/1567324.stm).

 

Kısacası BBC, PKK dışındaki terör örgütlerine ‘terör örgütü’ demekte zorlanmıyor. O örgütler için Editör Rehberi’nin ilkeleri sorun oluşturmuyor. Fakat söz konusu olan Türk ve Kürtlerin kanını akıtan bir terör örgütü olduğunda BBC kendisini tarafsız olmak zorunda hissediyor. Şu ana kadar PKK tarafından katledilmiş 5.247 sivilin kanı BBC için yeterli olmamış olacak ki İngiliz yayın kuruluşu PKK’ya terör örgütü demek için henüz hazır olmadığını belirtiyor. PKK öyle bir örgüt ki Kürtlerin çokça yaşadığı kalabalık bir şehrin ortasında dershanelerin önünde bomba patlatabiliyor. Ve BBC bu örgüte terör örgütü demeyi basın-yayın ilkelerine uygun bulmayabiliyor…

 

Bu konuda çifte standartla davranan sadece BBC mi?

 

Elbette hayır.

 

El Kaide için kolayca “terörist” diyebilen sözde saygın gazete ve televizyonlar PKK için aynı ifadeleri kullanamıyorlar.

 

***

 

Kullanılan dil bir yana en son Kara Operasyonu (Güneş Operasyonu) esnasında BBC ve Washington Post başta olmak üzere bazı basın yayın organları çok daha ileri gittiler ve açıkça PKK’ya psikolojik destek sayılabilecek haberler yaptılar. Operasyon sürerken BBC’nin Irak mahreçli haberleri açıktan, planlı ve programlı bir şekilde PKK kampanyası gibiydi. Örneğin Crispin Thorold tarafından kaleme alınan “Sympathy for rebels in northern Iraq” (Kuzey Irak’ta Asilere Sempati) adlı haberi PKK yazsaydı ancak bu kadar yazabilirdi. Öncelikle seçilen fotoğraflara baktığınızda Kuzey Irak’ın Ranya kasabasını ABD’de bir kasaba sanabilirsiniz. Fotoğrafta son model SUV’lar, geniş bir yol ve son derece huzurlu bir kasaba var. Arka planda yer alan karlı dağ öylesine özel bir fotoğrafla verilmiş ki Kuzey Irak’ın bu sıradan kasabası Kanada’da bir kayak merkezini andırmış. Verilmek istenen imaj medeni insanların arasında barışçıl bir şekilde yaşayan medeni PKK’lılar imajı olmalı. Üstelik Ranya’lıların hiçbiri PKK’dan rahatsız değiller. Aksine Bay Thorold’a göre PKK, Ranya’da çok popüler ve çok seviliyor. “Ranya’da yerel halk PKK ile komşuluğa alışmış” diyor BBC’nin ‘gazetecisi’. Onun konuştuğu “bir adam” (one man) “PKK’yı seviyorum. Çok iyi insanlar. Buradaki insanlara iyi bakıyorlar. PKK savaşçıdır ama İslami insanlar gibi, diğer insanlar gibi tehlikeli değillerdir. Üsame Bin Ladin gibi değillerdir” demiş. İngiliz gazeteci koskoca Kuzey Irak’ta ismini vermediği bir adamla konuşmuş, o da PKK’yı yerlere göklere sığdıramamış. Garip olan bu ‘bir adam’ın ‘İslami insanlar’ (Islamic people) için ‘tehlikeli’ ifadesini kullanmış olması. Acaba bu ‘bir adam’ gayrimüslüm mü?

 

İngiliz ‘gazeteci’nin konuştuğu diğer kişi yine isimsiz, orta yaşlı bir adam (one middle-aged man). Bu ‘orta yaşlı adam’ “Türk hükümeti tüm Kürt halkına saldırıyor, yalnızca PKK’ya değil. Türkiye burada, Kuzey Irak’ta işleri daha da karıştırmak istiyor” demiş. İngiliz gazeteci ismi yine vermiyor ama “Bu görüş Ranya’daki birçok yerel kişi tarafından paylaşılıyor” demekten de kendisini alamıyor. BBC’nin bu bölgede konuşabildiği üçüncü adamın da adı yok. Haberde “yaşlıca bir adam” (an elderly man) diye geçiyor. Bu yaşlıca adam şöyle demiş: “PKK bizim gibi insanoğludur. Sadece kendi ülkelerinde kalmak istiyorlar. Türk Hükümeti Saddam Hüseyin rejimi gibi. Türkiye’nin güneyinde kendi dillerini dahi çalışamıyorlar. Şartlar sürekli daha kötü bir hal alıyor. Biz sadece şartların daha iyiye gitmesini ve orada da barış olmasını istiyoruz.

 

Bu ifadelere bakıp da BBC’nin iyi niyetinden ya da bağımsız gazeteciliğinden bahsedebilmek ne kadar olasıdır. Türkiye’de üç isimsiz adamla görüştüğümüzü söyleyip El Kaide terörünü öven yazıları Türk gazetelerinde yayınlasak ve İngiltere rejimini Saddam Hüseyin rejimine benzetsek buna Londra’nın tepkisi nasıl olurdu acaba? Bu arada hatırlatalım Thorold’un yazısı operasyon esnasında BBC’nin PKK’ya verdiği destek sayılabilecek yazılarından sadece bir tanesi.

 

***

 

The Washington Post

 

Operasyon esnasında ve sonrasında PKK’ya ‘destek veren’ gazetelerden biri de The Washington Post oldu. Joshua Partlow imzalı ve Andrea Bruce’un fotoğrafladığı A Kurdish Society of Soldiers” (Bir Kürt Askerler Toplumu) adlı haber tek başına teröre medya yoluyla nasıl destek verilir konulu bir dersin ders kitabı olacak kadar mükemmel bir örnek. Partlow PKK’yı ‘adalet arayan bir Kürt hareketi ve ordusu’ olarak yansıtmış. Hatta PKK’nın ‘Ortadoğu’nun şiddet dolu dini kültürü’nden uzak ‘medeni bir hareket’ olduğunu söyleyip, kendilerini ‘İngiliz Tahtı’na karşı mücadele eden Amerikan Bağımsızlık Savaşı’nın devrimcileri’ne benzettiklerini dahi söyleyecek kadar ileri gitmiş. Andrea Bruce’un fotoğraf makinesi ise romantik, medeni ve hak mücadelesi içinde, zayıf ama grurlu insanlar imajını yaratmaya çalışmış. Gazeteciler 5 gün boyunca operasyonu PKK tarafında izlediklerini iddia ediyorlar. ‘İzlediklerini iddia ediyorlar’ diyorum, çünkü fotoğraflarında çatışmalardan iz yok. Partlow’un yazılarında ve Bruce’un fotoğraflarında adeta cehenneme dönmüş Zap bölgesi yerine Türkiye’ye meydan okuyan ve ayı yavrusunu biberonla emzirecek kadar rahat ve romantik PKK’lılar var. Partlow PKK’lı ‘gerillalar’ın maaş almadıklarını da not etmiş. Belli ki Partlow PKK’lıları birer terörist olarak değil, birer emekçi olarak görüyor ve maaş almalarını umuyor.

 

Özellikle Andrea Bruce’un çektiği yavru bir ayıyı biberonla besleyen PKK’lı fotoğrafı bu haberde bardağı taşıran son damladır. Bruce fotoğrafının altına elbette ‘terörist’ ibaresini koymamış. “Bir PKK’lı asi” denilen kişi bir yandan gülümsüyor, diğer taraftan anne şefkatiyle yavru hayvanı biberonla emziriyor. Kayalara yaslanmış bir kalaşnikofu var ama Bruce PKK’nın kendi kendine yeten bir topluluk (a self-sufficient society) olduğunu, bu yönüyle Irak’ın geri kalanından ayrıldığını söylemiş. Fotoğrafa bakan PKK’ya ya acır, ya da hayranlık duyar.

 

Başka bir fotoğraf karesinde ise Bahoz Erdal görüntülenmiş. WP’un karenin altına düştüğü not şöyle:

 

Türk ordusu topraklarımızı, üslerimizi ve silahlarımızı ele geçiremedi”.

 

WP bu sözlerin “PKK’nın komutanı”na ait olduğunu söylüyor. Yine terörden bahis yok, “terörist” kelimesinden iz yok. Sanki karşımızda meşru bir ordu var (!)

 

Sonuç

 

ABD bazen böyle yapar. Dengelerin bozulduğunu düşündüğü anda tahterevallinin bir tarafına bir parça ağırlık koyar. Bu ağırlık bazen Türk tarafına konur, bazen terörist tarafına. Güneş Operasyonu’nda da böyle oldu. Türkiye kontrolden çıkma emareleri vermeye başlayınca Batılı medyada Türkiye aleyhtarı haberlerde bir artış başladı. PKK’yı sevimli-romantik bir halk harekâtı olarak gösterme gayreti artıverdi. Türk genelkurmayı donuk fotoğrafları basına dağıtırken birileri ayağı kopmuş kadınlar, ayı besleyen ‘sevimli teröristler’ ile dengeyi sağlıyordu. BBC, PKK’nın tüm Kürtlerin desteğini aldığı haberlerini yayarken, Türkiye kısa açıklamalar ile devasa bir operasyonu ‘aydınlatmaya’ çalışıyordu. PKK bile iliştirilmiş gazeteciler ile çalışırken Türkiye bir yandan PKK’yla, diğer taraftan ise yanlış anlamalar ile boğuştu.

 

***

 

Hala anlayamadık.

 

Hala terörle mücadeleyi teröristle mücadele sanıyoruz.

 

Hala öldürdüğümüz teröristlerin sayısına takılı kaldık.

 

Hala terörle mücadelenin en önemli kısmının akıllarda yapıldığını göremiyoruz. Bu nedenle daha çok başkalarının insafının elverdiği alanlarda terörist kovalayıp duruyor, terörle mücadele safhasına bir türlü geçemiyoruz.

 

Bir sonraki operasyonda BBC ve Washington Post’un tavrını merak edenler için söyleyelim, PKK’ya ‘terör örgütü’ dememeye devam edecekler. Fakat hangi tarafı ‘destekleyeceklerini’ şartlar belirleyecek. Fakat hangi tarafa ağırlıklarını koyarlarsa koysunlar, gerekçelerini Editörün İlkeler Kitabı’ndan almaya devam edecekler.

 

Sedat Laçiner

Kalıcı Bağlantı Yorum (1) Yorum yaz!

En Derin Gladio Tipi Örgütlenme Türkiye'de.!!

29/4/2008 · Kategori: istihbarat

Sabah gazatesinin İtalya'da Gladio tipi örgütleri çökertmeyi başaran Savcı Felice Casson ile yaptığı röportaj.Çok derin bilgiler içeriyor.Biraz uzun ama okumaya değer bence.

 

Gladio'yu çökerten İtalyan savcı Felice Casson. 1972'de üç jandarmanın öldürüldüğü suikast dosyasını 12 yıl sonra açan Casson, NATO üyesi ülkelerde CIA tarafından kurulan örgütü deşifre etti. İtalyanca "Roma Kılıcı" anlamına gelen Gladio, Casson'un ortaya çıkardığı belgelere göre, İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra olası Sovyetler Birliği işgaline karşı kurulmuştu ve tek merkezden yönetiliyordu. İsimlerini de daha çok o ülkenin tarihi ve mitolojisinden aldılar; Yunanistan'ın "Koyun Postu", Fransa'nın "Rüzgâr Gülü", Türkiye'nin ise "Özel Harp Dairesi", halk arasındaki adıyla "kontrgerilla." Yapının iki unsuru vardı; askeri görevliler ve siviller. Sivillerden oluşan yapının adı ise "Ergenekon" . 1990'lı yılların başında batı ülkeleri, Gladio'nun faaliyetlerine son verdi. Sorumluları yargılandı. Türkiye hariç. Türkiye'ye gelen savcı Felice Casson ile Gladio'nun Türkiye'de neden ortaya çıkarılmadığını, Ergenekon operasyonunu ve deneyimlerini konuştuk.

 

* 1972'de bir araca konan bir bombanın patlamasında üç jandarma görevlisinin öldürüldüğü dosyayı 1984'te yeniden açarak Gladio'yu ortaya çıkardınız. Dosyayı açmanızın nedeni neydi?

Öldürülenler, bir nevi jandarma örgütü olan Carabinieri'dendi. Olay ilk önce solcuların, sonra da daha lokal ve küçük adli suçluların üzerine yıkıldı. Göreve başladığımda dosyanın bir sonucu yoktu ve dosya bana devredildi. Bir de, "Bugüne kadar bir sonuç çıkmadı, bundan sonra da çıkmaz. Sen kapatırsın dosyayı" dediler. Ama ben kapatmadım, dosyayı yeniden açtım. Olayın sol gruplarla değil, doğrudan faşist gruplarla ilgili olduğunu tespit ettim. Ayrıca öldürülen jandarmaların görev yaptığı teşkilatın üst düzey yetkililerinin de olayla bağlantıları vardı. Bu olayı çözünce Gladio ortaya çıktı.

* Bu örgüt nereye bağlıydı ve tam olarak görevi neydi?

Doğrudan CIA'ya bağlıydı. Kuruluş amacı, ülkeyi Sovyetler Birliği işgaline karşı korumak. Ama daha 60'lı yıllara gelmeden bu amacından sapıp, ülke içindeki muhaliflere karşı da görev yapmaya başladı. Aslında CIA'nın hoşuna gitmeyen grupları baskı altına alıyor, sindiriyordu. Sadece solculara karşı değil, o dönem hangi kesim muhalifse; mesela Hıristiyan Demokratlara karşı bile görev yaptı. Yani kim CIA'ya, Amerika'ya muhalifse, hedefte onlar vardı.

* Bu sindirmede ne tür yöntemler izliyorlardı?

Bulduğum belgelerin birinde, özellikle İtalya ve Fransa gibi solun güçlü olduğu ülkelerde, sabotaj ve cinayet tarzı önlemler alınması öneriliyordu. Halk arasında tepki oluşturmak amacıyla, hep gerilimi artırıcı eylemler yaptılar.

MEZARLIKTA SİLAH DEPOSU

* Örgütün çok sayıda silah deposunu ortaya çıkardınız. Türkiye'de de Ergenekon operasyonunun başlangıcı, bir gecekonduda ele geçirilen ve NATO ürünü olan bombalar oldu. Kaynağı ne bu silahların?

İtalya'nın askeri istihbarat servisi SİSMİ'nin arşivlerine girdiğimde, ülkenin çeşitli yerlerinde bulunan sığınak kayıtlarına rastladım. Bunların "Sığınak 1", "Sığınak 2" gibi adları vardı. Kayıtlarda, sığınaklardaki patlayıcı ve silahların dökümü de mevcuttu. Sığınaklardaki silahlar ve patlayıcılar hem doğu hem de batı ülkeleri kökenliydi. Özellikle Trieste yakınlarında bulduğumuz sığınak çok büyüktü. Elimdeki belgelerde kayıtlı silahlarla sığınaktakileri karşılaştırdım. Birbirini tutmadı, farklı silahlardı. Zaten sığınak gizli... Üstelik amaç bu silahları eylemlerde kullanmak... Sığınaktaki silahlar alınıp kullanılmış, sonra yerine başka tür silahlar konulmuş. Normalde her bir sığınağın örgüt içinde bir sorumlusu vardı, ama bu sorumlular hep askeri istihbarat içindeki şefe bağlıydı.

* Bu sığınaklar daha çok nerelerde yer alıyor?

Çok farklı ve şüphelenilmeyecek yerlerde. İtalya'da mağaralarda, mezarlıklarda, hatta kiliselerin altındaydı. Zaten Gladio, tarihin en iyi saklanmış sırrıdır. 1950'den 1980'li yılların sonuna kadar varlığı bilinmedi. Bu sırrı bu kadar saklayabilen örgüt zaten büyüktür.

* Araştırmalarınızda Türk Gladiosu'nun izine rastladınız mı hiç?

Tüm NATO üyesi ülkelerde bu örgütün olduğunu net olarak gördüm. Yani Türkiye'de de vardı. Hatta o dönemde NATO'ya üye olmayan İspanya, Portekiz ve Avusturya'da da vardı. Zaten Türkiye'nin konumu çok önemli olduğu için, olmaması mümkün değildi. Ama özellikle Türkiye'yle ilgili bir dokümanla karşılaşmadım.

* Eğitim kamplarını da ortaya çıkardınız. İtalya'daki kamplarda eğitim gören Türkler var mıydı?

Bulduğum bilgiler arasında, bütün bu ülke örgütlerinin ortak tatbikat ve eğitim yaptıkları da vardı. Türkiye ile İtalya arasında da olmuştur. Üzerinden çok zaman geçtiği için isim hatırlamıyorum.

* Türk Gladiosu hakkında neler biliyorsunuz?

Özel olarak Türk Gladiosu'yla ilgilenmedim. Ama burada belirleyici olan, Türkiye'nin stratejik önemi. Bu stratejik konum soğuk savaş sırasında çok daha önemliydi. Sovyetler'e sınır olması da düşünülünce, Türk Gladiosu'nun İtalya'dakinden daha önemli ve etkili olması muhtemel.

* Türkiye'de kontrgerillayla ilişkilendirilen üç askeri darbe oldu. Bu darbeler Türk Gladiosu'nun daha aktif olduğu anlamına mı gelir?

Evet. İtalya'da da 60'lı yıllarda bir darbe hazırlığı yapılmış. Bu gerçek, dosyaları yeniden açtığımda ortaya çıktı. Ama darbeler tek başına bu örgüt tarafından yapılmıyor. İçinde polis de, istihbarat da, başka kuruluşlar da vardır. Gladio, bunların tamamını yönlendirebildiği takdirde darbe yapabilir.

* Organizasyonu mu yapıyor?

İtalya'da ortaya çıkardığımız dökümanda darbe planı da vardı. Bunun için değişik yapılara görev veriliyordu. Muhalif parlamenterlerin isim listesi vardı. Darbe olduğunda bu isimler tutuklanarak, İtalya'daki Gladio merkezine götürülecekmiş. Diğer taraftan aynı anda bazı gazete ve televizyonlara baskın yapılacakmış

* Türkiye'de darbeler aynı planla gerçekleştirildi...

Gladio hep benzer yöntemler kullanıyor.

* Bu örgütü deşifre etmenize en çok kimler tepki gösterdi ya da direndi?

Başta İtalya Cumhurbaşkanı ve tüm merkez sağ çözülmesini istemedi. Bir de askeri istihbarat örgütü. Çok zorluk çıkardılar.

* Peki kimler destek çıktı?

Merkez sol çok destekledi. Çünkü onlara göre İtalya'nın karanlık bir dönemi vardı ve bu dönemde olup bitenler açığa çıkartılmalıydı. Geçmişle hesaplaşmak gerekliydi.

* Gladio'nun varlığını öğrendiğiniz an ne hissetiniz?

Kendimden daha büyük ve güçlü bir şeyin varlığını hissetim. Korkutucu ve ürkütücüydü. Ama benim görevim gerçeği ortaya çıkarmaktı. O süreçte bana medya yardımcı oldu. Medyadan çok destek aldım. Basın açıkça "Savcı Casson bu işte sonuna kadar gitmelidir" diye desteğini deklare etti. O desteği alınca daha da cesaretlendim.

Türkiye’de Ergenekon operasyonu var. Kontrgerilladan tamamen kurtulmamız için önerileriniz neler?

İtalya'da örgütü tamamen açığa çıkarmak için, İtalya askeri istihbarat servisinin arşivlerini incelemek talebiyle başbakanlığa başvurdum. İzin verildi. İznin kaynağı 1970'li yıllardan kalan bir yasaydı. Yasada, normalde belgelerin gizli olduğu ve savcılara dâhi verilmeyeceği yazılıydı. Ama aynı yasanın 12. maddesi ise anayasaya aykırılık durumunda savcılara belgeleri inceleme hakkı veriyordu. Ben de CIA ile ilişkinin İtalya Anayasası'na aykırılık teşkil ettiğini belirterek izin aldım. Türkiye'de savcılara böyle bir hak tanınıyorsa mutlaka arşivlere girmeli. O zaman Gladio deşifre edilir.

* Parlamento desteği nasıldı?

Bir araştırma komisyonu vardı. Ulaştığım belgelerin bir örneğini bu komisyona da veriyordum. Parlamento desteği şart. Ama en önemlisi savcının bağımsızlığı. Bunlar yoksa işiniz zor.

* Ergenekon operasyonunda ünlü isimlerin gece gözaltına alınmasına tepki geldi. Siz gözaltıları nasıl yapıyordunuz?

Yasa herkes için aynı. Ama yasa kadar önemli olan bir şey daha var: Ortak akıl, mantık. Ben buna göre hareket ediyordum. Sonuçta sabah saat 10.00'da ifade alınabilecekken, neden gece 05.00'te alınsın? Boş yere polemiklere neden olur.

* Ülkedeki hangi yetkililer Gladio'nun varlığından haberdar?

Bütün devlet yöneticileri bu yapıdan haberdar değil. Parlamentolardan özellikle gizleniyor. Hatta devlet başkanlarının tamamı da bu örgütün varlığını bilmiyor. Bazıları haberdardır, bazıları değildir. Kimin haberdar olacağı tamamen CIA'ya bağlı. Amerika kime güveniyorsa o Gladio'yu bilir. Ordu içinde bile böyledir. Hatta bazen Genelkurmay Başkanları, Savunma Bakanları bile örgütün varlığından haberdar olmayabilir.

* Türkiye'de de 70'li yıllarda aşırı milliyetçi unsurlar kanlı olaylarda kullanıldı. Sivil unsurlar Gladio'nun neresinde?

Gladio'nun içinde doğrudan görev alan faşistler var. Hatta temel unsurlarından biri. İtalya'daki yapıda polis, jandarma ve faşistler yer alıyordu. Zaten üç grubun da amacı birbirine çok yakındı. Hepsi daha konservatif (muhafazakar) bir İtalya yaratmanın peşindeydi. Bu nedenle birbirleriyle ilişkiye girmeleri, birbirlerini bulmaları zor olmuyor. İtalya'da, Sardinya Adası'nda çok gizli bir merkezleri vardı. Faşistler burada her türlü eğitimden geçirildi.

 

Sabah

Kalıcı Bağlantı Yorum (2) Yorum yaz!

Akp İçin Beş Kıyamet Alameti Nedir?

29/4/2008 · Kategori: istihbarat

AKP için Kıyamet Alametleri

Son günlerde üst üste yaşanan bazı gelişmeler AKP’nin, kapatma davasıyla içine girilen krizden çıkış için formül geliştiremediğinin, dolayısıyla iktidar partisi için geri sayımın başladığının işaretleri olarak yorumlanabilir. Bunları sıralayacak olursak:

1)Hâlâ net bir strateji belirlenemedi

Her hafta başı Bakanlar Kurulu ve AKP MYK toplantılarının ardından, parti üst düzey yetkililerinin doyurucu açıklamalar yapması; Salı günü de Başbakan Erdoğan’ın TBMM Grubu’nda yeni stratejinin ana hatlarını açıklamasını bekliyoruz. Ancak şu ana kadar birkaç husus dışında netleşen bir şey yok. Sadece AKP’nin çok ciddi bir savunma hazırladığını, bunun için muhtemelen ek süre isteyeceğini, partinin bir erken seçime gitmeyeceğini ve tek başına Anayasa’yı değiştirmeye kalkmayacağı, yani değişiklikleri halkoyuna sunmayacağını biliyoruz ki bunların da yüzde yüz olduğu söylenemez. Erdoğan Anayasa değişikliğine gitmenin doğru olup olmayacağını halen tartıştıklarını açıkladı ki zaman iyice daralıyor.

2)Haşim Kılıç AKP’yi ciddi olarak uyardı

AKP’lilerin Anayasa Mahkemesi’nde güvendiği bir-iki ismin başında gelen Başkan Haşim Kılıç kritik bir dönemde her kesime yönelik hayati mesajlar içeren önemli bir konuşma yaptı. Herkesin işine gelen yönlerini öne çıkartmaya çalıştığı bu konuşmasında Kılıç’ın iktidar partisine bir nevi “son uyarılar”ını yaptığını ileri sürebiliriz. Bu noktada Kılıç’ın türban düzenlemesi sırasında iktidar partisini ve hatta Çankaya’yı sonradan olabilecekler konusunda bir şekilde uyarmış olduğunun iddia edilmiş olduğunu da hatırlatalım. Kılıç’ın Anayasa Mahkemesi’ne iç ve dış müdahalelerden yakınırken esas olarak AKP’nin kapatılmamasını isteyen odaklardan şikayet ettiğini düşünmek yanlış olmaz. Ama en çok çoğulculuk/çoğunlukçuluk ayrımı yaptığı bölümlerde esas muhatabının AKP olduğu açıktır.

3) Vahit Erdem parti içi rahatsızlıkları dile getirdi

Turgut Özal dönemi bürokratlarından Vahit Erdem’in AKP’ye yönelik bir dizi eleştiri sıralaması ve bunlardan geri adım atmaması iktidar partisi için bir tür dönüm noktası olabilir. Eğer Erdem’in bir falsosu vs. olsaydı hakkında hemen bir karalama kampanyası başlatılırdı. Halbuki görebildiğim kadarıyla AKP yanlısı medyada Erdem’e yönelik bir tek -o da adı verilmeden- saldırı oldu. Dengir Fırat ise Hürriyet’e ölçülü olarak tanımlanabilecek bir açıklama yaptı. Geçen dönemde çok sayıda milletvekilinin sudan sebeplerle AKP’den ayrılıp hiçbir istikbali olmayan partilere geçmiş olduğunu hep akılda tutmak lazım. Yani gemiyi kurtarmanın imkansız olduğunu düşünen bazıları kendilerini AKP gemisinden kurtarmanın yollarını arayabilirler.

4) Şener alenen yeni parti arayışına girdi

Abdüllatif Şener çok deneyimli ve zeki bir siyasetçidir. Bugün yeni bir parti için yeterli bir toplumsal toplumsal destek ve siyasi atmosferden yoksun olduğunu biliyor olması lazım. Buna rağmen yeni bir siyasi oluşum için kolları sıvadığı görüntüsü onun bazı öngörülerde bulunduğu şeklinde yorumlanabilir ki öyleyse onun öngörülerini ciddiye almak gerekir. Kimbilir Star Gazetesi Ankara Temsilcisi Şamil Tayyar’ın dikkatli bir dil kullanmaya çalışmakla birlikte Şener’in adını (Turan Çömez’le birlikte) Ergenekon’la birlikte anmasını AKP sözcülerinin yalanlamamasının temelinde de Şener’in gücünden ürkmeleri yatmaktadır.

5) Erdoğan durup dururken işçileri karşısına aldı

Tam da “AKP kapatmaya karşı demokratikleşmeyi iyice hızlandıracak” diye düşünülürken 1 Mayıs’ın tatil ilan edilmemesi ve Taksim Meydanı’nın kutlamalar için verilmemesindeki inat büyük bir hayal kırıklığına yol açtı. Başbakan’ın bu ısrarı gerekçelendirmek için sarf ettiği “ayaklar baş olursa...” sözleriyse o kadar yoğun bir tepkiye yol açtı ki “Ananı al da git” cümlesinden daha fazla etkili olacağını varsayabiliriz. Öyle ki her ama her konuda kayıtsız şartsız AKP’ye biat etmeleriyle dikkat çeken bazı köşe yazarları bile Erdoğan’ı eleştirmek zorunda kaldılar. Sonuçta İstanbul Valisi Muammer Güler, dünkü basın toplantısında AB yolunda iyice demokratikleştiği söylenen bir ülkenin değil kendi vatandaşına güvenmeyen, ondan korkan ve alenen ona gözdağı vermekten çekinmeyen otoriter bir rejimin hakim olduğu bir ülkenin bürokratı gibiydi.

 

Ruşen Çakır

Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

« Önceki ::