Kabotaj Kanunu ve Deniz Nimetleri

2008-02-29 20:56:00

Asya’nın Avrupa’dan dışlandığı noktada bulunan ülkemiz, esasında Avrasya denen kıtanın bugünkü Asya Avrupa ayrımında kesiştiği yeri teşkil etmektedir. Binlerce yüzyıl önce varolduğu sanılan Egeit kara parçasının sulara gömülüp yerini Ege denizine bırakması ile yurdumuzun batı kısmı Yunanistan ile köprü konumunda bulunacak bir deniz ile kaplanmış oldu. Güneyde ise Big Bang’den beri Akdeniz bulunmakta. Kuzeyde ise malumunuzca hasret şiirlerine konu olan Karadeniz bulunmakta. Tabi ki Karadeniz ile Ege denizini birleştiren Marmara denizini unutmamak lazım. Yani yurdumuzun üç tarafı denizlerle çevrili olup, bir yarımada durumundadır. Klasik coğrafya tabirleriyle boğazların ayırdığı Rumeli ve Anadolu yarımadaları olarak iki yarım adadan da oluştuğu söylenebilir.

Böylesine deniz zenginliğine sahip bir ülkenin, bu denizlerin nimetlerinden tam manasıyla faydalanması, deniz ve sularla alakalı ne gerekiyorsa en iyi şekilde yapması gerekmektedir. Ancak ülkemizde her kurumda, her doğal kaynakta olduğu gibi denizcilikte de aynı şekilde faydalanamayışımız sürüyor.

Denizlerle alakalı ilk olarak akla yaz turizmi gelmektedir. Akdeniz ve Ege sahillerimiz yaz turizmine çok müsait olmasına rağmen, gerektiği şekilde değerlendirilememektedir. Reklâm ve tanıtımların yeteri kadar yapılamaması nedeniyle, ülkemize çektiğimiz turist sayısı çok az kalmaktadır. Ayrıca gelen turistler, toplumun turizm bilincinden yoksun olmasından dolayı hoşnutsuz ayrılmakta. Ayrıca ileriye dönük ve ülkelerinde yapacakları tanıtımlar açısından kötü örnekler teşkil etmektedir.

Sahil zenginliği bakımından çok çok üstün olduğumuz Yunanistan, reklâmını ve tanıtımlarını çok iyi yaptığı için ülkemizden kat kat fazla turist çekmektedir. İspanya da aynı şekilde turizmden elde ettiği gelirler ile “ülkemiz ekonomisine” yaklaşan gelirler elde etmektedir. Turizm gelirleri ülkemiz ekonomisine büyük katkılar sağlamaktadır, ancak çok daha büyük gelirler elde edebileceğimiz bir sektördür, bunun için turizme, özellikle de deniz ve yaz turizmine büyük önem verilmelidir. Deniz turizminin bu bağlamda bir dezavantajı vardır; o da ülkemizin kıyı bölgeleri çıplaklar kampı haline gelmektedir. Her şeyin yanında bunun da önlemi alınmak zorundadır.

Denizlerimiz dünya üzerinde kıyas tutulduğu zaman çok çeşitli ve zengin deniz hayvanlarına sahiptir. Bunun yanı sıra balıkçılıktan elde ettiğimiz gelirler ortadadır. Balıkçılık sektörü ülkemizde teşvik edilip, ihracat noktasında ilerleme kaydetmeliyiz. Ve balıktan elde edilebilecek her türlü konserve, yağ vs. sektörleri de geliştirilmeli ve teşvik edilmelidir.

Norveç, Japonya gibi denizlerin ortasındaki ülkeler sadece balıkçılıktan elde ettikleri gelirler ile ekonomilerine büyük katkılar yapmaktadırlar. Ülkemizde maalesef bu rakam çok düşüktür. Ayrıca bahsettiğimiz ülkeler balıkçılığı teşvik noktasında hükümet önlemleri alırken, ülkemizde ise caydırmak adına ne varsa yapılmaktadır.

Çıkarılan yasalar ise yalnızca kağıt üzerinde kalmaktadır. Uygulama konusunda sıkıntı çekilmektedir. Yasa çıkarıldığı zaman her şey düzene girmez, önemli olan yasayı insanların uyacağı duruma getirebilmek, yasaları insanlara ve bu sektördeki her türlü özel ve tüzel kişiye benimsetebilmektir. Balıkçılığın gelişmesi için her şeyden önce çevre koruma bilinci ve avlanma usullerine uygunluk olmalıdır. Ülkemizde dinamitle avlanma, yavrulama zamanlarında avlanma yasaklarına uyulmamaktadır. Denetim mekanizması da bu konuda düzenli ve başarılı bir şekilde çalışmak durumundadır.

Diğer bir deniz nimeti ise deniz taşımacılığıdır. Bu taşımacılık, yolcu taşımak veya deniz ticareti yapmak olabilir. Yurdun üç tarafı denizlerle çevrili olduğu halde deniz seyahatleri asgari durumdadır. Deniz taşımacılığı, bir kerede fazla yolcu taşıması ve bunun yanında karayoluna göre çok daha ucuz ve güvenli olması sebebiyle tercih edilmelidir ancak ülkemizde denizyolu taşımacılığı ve deniz ticareti çok zayıf bir durumdadır. Deniz taşımacılığı hem seyahat imkanlarını genişletmekte, hem istihdamı arttırmakta, hem de karayollarına olan yoğunluğun azalmasını sağlamaktadır. Bunun neticesinde her yıl trafik terörüne kurban verdiğimiz binlerce insan bir nebze de olsa azalacaktır. Tersaneler kurulup, kendi ihtiyaçlarımızı kendimizin karşılaması gerekmektedir.

Deniz araçları üretiminde yeni fikirlerin ve yeni makinelerin üretilmesinde önayak olunmalıdır. Bu yolda teşvik yasaları çıkarılmalıdır. Denizcilik okulları, gemi güverte bölümleri, gemi mühendislikleri bölümleri ülke çapında yaygınlaştırılmalıdır.

Tarih boyunca göç ve ticaret yolları üzerinde bulunan ülkemiz. Birçok medeniyetlere de beşiklik etmiştir. Asya ve Avrupa’nın tam ortasında bulunması onu jeopolitik ve jeostratejik açıdan emsalsiz bir öneme kavuşturmuştur. Asırlar boyunca Anadolu topraklarına hakim olabilmek için kavimler sürekli bir mücadele içerisine girmişlerdir. Ancak 1071 Malazgirt meydan muharebesinden sonra Türklerin bu coğrafyaya yerleşmeleri, 1453 yılında bu hakimiyeti pekiştirmeleri ve kurtuluş savaşı ile birlikte ebediyete kadar bu topraklarda kalmaları kesinleşmiştir.

Deniz ticareti ilk olarak 15. yy. da Fatih sultan Mehmet Han’ın Venediklilere verdiği imtiyazlarla kısmi olarak yabancıların kullanımına açılmıştır. Fatih’ten sonra ilk ciddi imtiyaz Kanuni Sultan Süleyman devrinde Fransa’ya tanınmıştır ki bu kapitülasyonlar karşılıklı iki ülke arasında denizlerde aynı ticaret haklarını tanıyordu. Ve iki padişahın hayatta kaldıkları zaman içerisinde geçerliydi. Şüphesiz ki bu imtiyazlar verilirken Osmanlı devleti devrinin en güçlü devletiydi. Ancak bu zamanlarda verilen imtiyazlar Osmanlı’nın lehineyken, devletin giderek zayıflamasıyla aleyh durumuna gelmiştir. Kanuni’den sonra her padişah bu imtiyazları ve bu anlaşmaların sürelerini uzatmış ve içeriklerini genişletmiştir. Ta ki 1740’ a kadar. 1740’tan sonra kapitülasyonlar sürekli hale getirilmiştir.

Bu süreklilik Türk karasularında yabancıların ticaretinin had safhaya gelmesini ve sürekli de genişlemesini hızlandırmıştır. Bunun yanı sıra aynı haklara sahip olan Osmanlı Devleti yabancıların yaptığını yapamadı ve ticaret konusunda her zaman önceliği azınlıklara tanıdı. Osmanlı tebası ticarette geri kaldı. 1826 yılına gelindiği zaman üç kıtaya yayılmış bulunan koskoca Osmanlı İmparatorluğunun sadece ve sadece altı yüz adet ticaret gemisi bulunmaktaydı.

Aynı yıllarda, bir zamanlar Osmanlı’nın tebaasında bulunan ve 1826 yılında bağımsız olan Yunanistan’ın bile ticaret gemileri Osmanlı’nınkinden fazlaydı. Azınlık durumundaki bölgelerin bu ticari işlerinden sonra bölgelerinde güç kazanmaları, Fransız İhtilalinin yansımaları, devlet yönetiminin bozulması gibi sebepler, bu azınlıkların birer birer bağımsızlıklarını kazanmalarını sağlamıştır. Yani sonuç olarak Müslüman Türk tebaa toprak işleri yapıp, tarımla uğraştığı için ekonomik olarak geri kaldı. Ticaret konusunda gayrimüslimler ve azınlıklar daha baskın olduğu için zenginleştiler.

1 Temmuz 1926’da çıkarılan denizcilik ve kabotaj yasası ile yabancıların Türk Karasularında her türlü ticareti bırakmaları ve deniz ticaretinin tamamen Türk devletine ait olması ile kapitülasyonlar tamamıyla ortadan kalkmıştır. Deniz ticaretinde, deniz turizminde, denizden elde edilen mamullerde her şeyin Türk Milletinin menfaatlerine göre yapılması, her şeyin Türkiye’nin büyüyüp gelişmesi için yapılması, her şeyin büyük ve müreffeh Türkiye için yapılması gerekmektedir. Deniz büyük bir nimettir, bu nimetten en iyi ve en “milli” bir şekilde faydalanmak hepimizin bir görevi ve farziyetidir.

Ayrıca denizler ülke savunması için önemli bir yer tutmaktadır. Çünkü ülkenin üç bir tarafı denizlerle çevrilidir. Denizlere hakim olmak için ülkenin güçlü bir deniz savunma mekanizmasına ihtiyacı vardır. Ege denizinde sözde komşumuz Yunanistan’ın yıllardan beri deniz sınırını on iki mile çıkarma istekleri ve bu konuda hükümetten gelen talihsiz açıklamalar, deniz savunmasının önemini vurgulamaktadır. Sözde komşumuz Ege’deki adalarını silahlandırıp, Ege denizinde donanma gücü oluşturup, ülkemizi tehdit ederken bizim de buna karşı tedbir almamız kaçınılmaz olmaktadır. Her yıl milyarlarca dolar savunma harcamalarına giderken, ordumuzda veya donanmamızda gözle görülebilecek bir gelişme gözlenmemektedir.

Hükümet kim olursa olsun bu konuda ciddi bir eğilim göstermek zorundadır. Denizlerin bu denli önemli olduğu ülkemizde “Denizcilik Bakanlığı” kurulmalıdır. Çünkü denizlerle alakalı olan her türlü işlem çok çeşitli idare mekanizmalarına dağılmıştır. Deniz taşımacılığı Ulaştırmaya, balıkçılık Tarım Bakanlığına vs. bağlıdır. Bunların tek bir Denizcilik Bakanlığında toplanması, hem yapılacak olan yatırımlarda bir bütünlük sağlar hem de bu sektörün gerçek öneminin anlaşılıp hak ettiği ölçülere gelmesini sağlar. Deniz sektörünün gelişmesi ülke ekonomisine büyük katkılar sağlayacaktır.

Kapitülasyonlar yalnızca deniz ticaretini yani ekonomiyi ilgilendiriyordu. Ancak biz burada denizleri ve kapitülasyonları; hem siyasi, hem ekonomik, hem toplumsal hem de ahlaki olarak ele aldık. Gidişat Osmanlı’nın son dönemlerini anımsatmakta. İlk olarak Fatih zamanında verdiğimiz imtiyazlar gittikçe aleyhimize olmuştu.

1 Temmuz 1926 Kabotaj kanunu ile bunu ortadan kaldırdık ancak, bu yasanın yürürlüğe girmesinin amacı karasularımızda yabancı ticaretinin son bulması ve Türk denizlerinde her türlü ticaret hakkının Türk Devletine ait olmasıydı. Bu sağlandı ancak denizlerle alakalı kayda değer hiçbir gelişme sağlanmadı. İnşallah denizlerimizle alakalı bütün sektörler hak ettiği değeri bulur.

61
0
0
Yorum Yaz